Karaağaç

Karaağaç (Ulmus), karaağaçgiller (Ulmaceae) familyasından uzun boylu, kışın yaprak döken ılıman iklim ağaç türü. Anavatanı Orta Asya olan karaağaçlar, Kuzey Amerika’dan Avustralya’ya kadar çok farklı iklim ve coğrafyalarda bulunan doğal ormanların çoğunda karşımıza çıkabilirler. Ayrıca yol, park ve bahçelerde de gölge ağacı olarak pek çok farklı türü kullanılıyor. Bu arada karaağaç, ısırgan (Urtica dioica), şerbetçi otu (Humulus lupulus) ve kenevir (Canabis sativa) ile uzak akraba olan bir bitkidir. Karaağaç nemli toprakları ve bol güneşi seven bir ağaçtır, bu nedenle de çoğu zaman ırmak kıyılarında yetişiyor. Peki karaağacı nasıl tanıyabiliriz? Uzun bir boy ve vazo biçiminde bir taca sahip olan karaağacın genellikle yaşlı bireylerinin kabuklarında derinlemesine ve boylamasına uzanan çatlaklara rastlanır. Karaağaçların yapraklarının dipleri asimetrik olup (örneğin ıhlamurda da böyledir), yaprak kenarları dişlidir. Çan şeklindeki çift cinsiyetli çiçekleri yaprakların koltuğunda oluşur. Çiçekler ilkbaharda yapraklardan önce ortaya çıkarlar. Ağacın yassı ve zara benzeyen kanatsı tohum kesesi ile çevrili yuvarlak tohumları çiçeklerin görünmesinden birkaç hafta sonra olgunlaşırlar...

Karaağacın doğal olarak yetişen 30 veya 40 üyesi var, fakat yıllar içinde 300’ün üzerinde kültür çeşidi de üretilmiştir. 30 veya 40 dememin nedeni “teleolog”ların bu konuda fikir birliğine varamamış olmaları... Teleolog ne midir? Karaağaçları inceleyen bilim insanlarına teleolog deniyormuş, bu da Yunanca da karaağaç anlamına gelen “ptelea” sözcüğünden türetilmiş, bu aynı zamanda Yunan mitolojisinde bir orman perisinin de adıdır. “Ulmus” ise karaağacın Latince karşılığıdır. Türkiye’de dağ karaağacı (Ulmus glabra), ova karaağacı ( Ulmus minor) ve hercai karaağaç (Ulmus laevis) doğal olarak yetişiyor. Bu türlerden ilk ikisi Avrupa park ve bahçelerinde yaygın olarak kullanılmış. Amerika’da ise toprak konusunda seçici olmayan, nispeten daha hızlı büyüyen ve fazla budama ve bakım istemeyen Amerikan karaağacı (Ulmus americana) bolca kullanılmış. Kuzey Avrupa’da ise deniz etkilerine ve rüzgara karşı dayanıklı oluşu nedeniyle denizden gelen tuzlu deniz rüzgarını kesmek için kullanılıyormuş...

DED (Dutch Elm Disease ya da Hollanda Karaağaç Hastalığı, tıpkı İngilizce’de “ölü” anlamına gelen “dead” sözcüğünü çağrıştırıyor!) karaağacın yaralı kabuğunun “Ophiostoma umi” adı verilen mantar tarafından enfekte edilmesiyle ortaya çıkıyor ve ağacın ölümüne neden oluyor. Bu mantar genellikle ağacın kabuğunda yaşayan ve onu delebilen kabuk böcekleri (Scolytus) nedeniyle yayılıyor. Son yüzyıl içinde Avrupa genelinde çok sayıda yetişkin karaağaç (buna 300 yıllık anıt ağaçlar da dahil) bu hastalık nedeniyle ölmüş. İngiltere’deki karaağaç nüfusunun 4’te 3’ü DED yüzünden yok olmuş. Hastalık sadece Kanada ve Avustralya gibi uzak coğrafyalardaki bireylerde görülmemiş. Hastalığa dayanıklı olan kültür çeşitleri de 70’li yıllardan itibaren üretilmeye başlanmış ama henüz bu melezlerin akıbetlerinin ne olacağı da netleşmiş değil. Çünkü karaağaç uzun ömürlü ve yavaş büyüyen bir ağaç, bu nedenle de birkaç yüzyıl sonra neler olacağı şu an için bir gizem. Avrupa Birliği 1997’de başlattığı Avrupa’daki karaağaç türlerinin genetik mirasını koruma projesi kapsamında var olan türleri korumaya çalışıyormuş...

Karaağacın odunu oldukça dayanıklı ve serttir. Darbelerden kolaylıkla yaralanmaz ve suda kolayca çürümez. Bu nedenle de günümüzde mobilyacılık ve kaplamacılıkta kullanılıyor. Romalılar karaağacı yetiştirdikleri asmaları desteklemek için kullanırlarmış. Hatta Romalı ünlü şair Ovidius onun için “ulmus amat vitem, vitis non deserit ulmum” demiş, yani “Karaağaç asmaya aşıktır, asma ise karaağacı terk etmez”. Bu karaağaç ile asmanın birbiri için yaratıldığına olan eski bir inançtan kaynaklanıyor. Ortaçağ’dan bu yana karaağaçtan tekerlek, yay, tabut, köprü ve hatta su borusu gibi pek çok şey üretilmiş. Amerikan Kızılderilileri karaağacın kabuğunu kullanarak ip ve halat üretirlermiş, ayrıca kabuğun iç kısmını da ilaç olarak kullanırlarmış. Gerçekten günümüzde de kızıl karaağacın (Ulmus rubra) kabuğunun iç kısmı öksürük kesici şurupların imalatında kullanılıyor. Alternatif tıpta kanser ilacı olarak öne sürülmüş olsa da bunun işe yaradığına dair ilgili bilimsel bir kanıt bulunmuyor... Karaağaç aynı zamanda tarih boyunca yaşanan çeşitli devrimlerin de sembolü olmuş bir ağaçtır. Amerikan Devrimi ağacı, Fransız Devrimi ağacı, Yunan Devrimi ağacı gibi anıt ağaçlar varmış örneğin...

Tarihe konu olduğu gibi efsanelere de karışmıştır karaağaç. Yunan mitolojisinde anlatıldığına göre av ve orman tanrıçası Artemis, yayını ve oklarını eline alır almaz, vahşi bir hayvanı vurmadan önce talim yapmak için iki ağacı kullanmış. Önce bir karaağaca atmış okunu, daha sonra da bir meşeye...

İlyada Destanı’nda Truva Savaşı sırasında Aşil tarafından öldürülen, mitolojinin en bahtsız kadınlarından biri olan Andromahi’nin babası kral Eetion’un mezarını dağ perileri karaağaçlarla süslemiş. Çanakkale’de Truva antik kenti yakınlarındaki Karamenderes nehri, mitolojide tanrıların dilinde Xanthos, ölümlülerin dilinde Skamander adını taşır. Bir nehir tanrısı olan Skamander de ölümlülerin yanında Truva Savaşı’na katılmış, hatta defalarca Aşil’i boğmaya çalışmış fakat kurnaz Aşil sımsıkı tutunduğu bir karaağaç dalıyla derenin azgın sularında boğulmaktan kurtulmuş...

Karaağaç farklı kültürlerin doğuşla ilgili efsanelerinde de yer alıyor. Örneğin; İskandinav mitolojisine göre ilk kadın olan Embla bir karaağaçtan doğmuş. Japon mitolojisinde Japon halkının baş tanrıçası olan ocak tanrıçası Kamuy Fuchi de karaağaç ve gökyüzünün kızlarıdır. Japon geleneklerine göre ocak evin kalbinde, adeta evin temeli gibi tam ortada yer alır. İnanışa göre Kamuy Fuchi de o ocağın içine yaşar ve o ocaktaki alev sönmediği müddetçe işte o ev gerçek bir yuvadır. Yani Japonya’da evin temeli kimmiş?... Kadın...

Şimdi bu kısmı özellikle erkekler okusun diyeceğim ama erkek bildiğini okur genelde... Beyler kusura bakmayın da iki bin yıldır kendimize adam diyoruz ama koskoca evrendeki tek evimiz olan şu dünyaya ne hayrımız dokundu? Yaktık, yıktık, sömürdük. Kadınlar sürekli arkamızı topladılar, köle gibi çalıştılar, ürettiler, doğurdular ama hep bizden daha az kazandılar, daha az değer gördüler, daha az söz sahibi oldular... Ama onlara sorarsan sanki hepsi de çok mutlu, hiç itirazları yok...?! Bir toplumdaki dirlik ve düzen, sembolik bile olsa kadının varlığıyla doğru orantılı. (bknz. arı kovanındaki kraliçe arı!)

Bitki Günlüğüm’ü facebook’ta takip edenlerin yüzde 78’i kadın olduğu için tribünlere oynuyor değilim şu an(!). Keşke oynasam o tribünlere ve bu bir işe yarasa, kadınlar şöyle bir gaza gelseler de el birliğiyle şu dünyayı tertemiz ve daha yaşanası bir yer haline getirseler. Mümkün mü? Bence mümkün. Yok mu bu yüzde 78’i sokağa salmayı düşünen birileri?... ;)

Şu basit istatistik oran bile kadınların doğaya karşı daha fazla duyarlı olduğunu ortaya koyuyor. Aslında tek yapmaları gereken bu duyarlılığı gelecek nesillere doğru şekilde aktarabilmek, çünkü belli ki biz adamların çok da umurunda değil bu dünya yanmış, sönmüş falan... Biz adamlar bu dünyayı yakar sonra gerekirse “evrende bir düzine daha yakacak dünya keşfettik” deriz. Karaağaç soyu tükendiyse de genetik haritası vardır, bizim için bu kadar basit bu işler... “

Yaptım oldu”, bizim olayımız bu. Çok merak ediyorum yüzde 78 ne düşünüyor bu konularda ve neden iki bin yıldır bu kadar sessizler?...

Karaağaç - Ulmus

Çok Yıllık

Boy : 30-40 m

Toprak Ph : 6.1-7.5

Sulama İhtiyacı : Düzenli Sulama

Konum : Güneş Alan Konum

Çiçeklenme : İlkbahar

Üretim Yöntemi : Aşı,Tohum,Çelik