Atkuyruğu

Atkuyruğu (Equisetum arvense), atkuyruğugiller (Equisetaceae) familyasının en yaygın görülen üyesi olan çok yıllık yabani bir bitki. Üstelik çok da yaşlı(!), hatta ona “dinozor bitki” veya “fosil bitki” diyenler de var çünkü yeryüzünde henüz dinozorlar ortaya çıkmamışken bile varmış. Karbonifer döneminin heybetli ve uçsuz bucaksız ormanlarında “90 metreye ulaşan” ağaç formları yaşarmış ama bugün bazı atkuyruğugiller sadece birkaç metreye ulaşabiliyor.

Bir zamanlar kanat açıklığı 1 metreye ulaşan “dev” yusufçuk böceklerinin dallarına konduğu bir ağaçken bugün minyatür yusufçukların üzerine konmaya devam ettiği yarım metrelik bir bitki haline gelmiş...

Yaşadığım bölgedeki dere kenarında hem atkuyruğuna, hem de yusufçuklara rastlıyorum. Fakat bu daha ne kadar devam edecek açıkçası şüpheliyim çünkü “üçüncü köprü katliamı”(!) nedeniyle dere bugün neredeyse kurumuş durumda. Ormandan çıkar çıkmaz evlerden gelen atık suların da içine boca edildiği bu derede daha 90’ların başında insanların balık avlayabildiğini duyduğumda gerçekten üzüldüm. Bugün burada bunları hatırlayabilen, belki bir avuç insan ve hala dere kenarında ısrarla yaşama tutunmaya çalışan atkuyrukları var. Belki tesadüf diyeceksiniz ama doğa her şeye rağmen kendini arındırmaya çalışıyor bu pislikten. Nasıl mı?

Su kirliliğini belli bir ölçüye kadar giderebilen sukamışlarıyla yapmaya çalışıyor bunu çünkü insanlardan umudunu çoktan kesmiş. Ama o nereden geldiği belli olmayan(?) sukamışları da her yıl yine insanlar tarafından dere ıslahı çalışmalarıyla sökülüp atılıyor. Peki, sorun nerede başladı sizce?...

Bence sorun insanların yaşadığı topraklardan “kolay para” uğruna vazgeçmesiyle başladı. Nereye gidersek gidelim bu böyle, bana göre bugünkü yağmacılık ve talanın temel nedeni insanın toprağından vazgeçmiş olmasıdır. Verdiğim şu dere örneği üzerinde biraz düşünelim: şu derede hiç balık tutmamış, yani buralarda hiçbir anısı olmayan bir “ormankondu” villa sahibinin bu dereyi ve hayat verdiği canlıları umursayabileceğine inanıyor musunuz?...

Sorunun cevabı zaten belli dostlar, biz en iyisi atkuyruğumuza geri dönelim... Latince adını tercüme edecek olursak, “equus” at, “seta” kıl, “arvense” ise kırlara ait anlamına geliyormuş. Erken ilkbaharda sürgün veren fakat çiçek ya da tohum oluşturmayan atkuyruğu, tıpkı eğreltiotu (Pteridophyta) gibi sporla ürüyor.

Sıklıkla Kuzey yarımkürenin arktik ve ılıman kuşağında yetişen eğreltiotları 1920’de Yeni Zellanda’ya da getirilmiş ve orada hiç sevilmeyen istilacı bir yaban otu halini almış. Bugün Yeni Zellanda’da atkuyruğu bulundurmak, üretmek ya da satmak suç niteliği taşıyor.

Gövdesinin içi boş olan bu bitkinin kendine has bir görünümü ve derine inen rizomlu bir kök sistemi var, o nedenle de ondan kurtulmak biraz zor. Kökleri zehirli olan atkuyruğu özellikle nemli toprakları, su kenarlarını ve bataklık alanları seviyor ve sonbaharın ilk donlarına kadar toprak üstündeki yaşamını sürdürüyor. Çoğu zaman aynı bitki ailesinden olmayan “kısrak kuyruğu” (Hippuris vulgaris) ile karıştırılan bitkimiz tam bir silikon, potasyum ve kalsiyum deposu.

Kuzey Amerika yerlilerinin, Japonların ve Korelilerin çiğ ya da pişirerek yediği atkuyruğunu Çinliler 10. yüzyıldan, Avrupalılar ise 16. yüzyıldan beri ilaç olarak kullanıyor. Fakat tamamen ya da kısmen zehirli olan atkuyruğugiller de mevcut. Hatta otçul hayvanlar (buna bitkiye adını veren atlar da dahil!) için zehirli bir bitki.

Böbrek, deri, idrar yolları hastalıkları, bronşit, tüberküloz, romatizmal ağrılar ve iltihaplanmalar gibi pek çok rahatsızlığa karşı atkuyruğu çayı kullanılmış. İlginç ama soğuk ısırmasına karşı da haricen kullanılan bir bitkiymiş. Bitkinin silikon içeriği nemi toplama özelliğine sahip olduğundan bataklık alanların kurutulmasında kullanılan bitkiler arasında yer alıyor.

Eskiden altın arayıcıları bölgede altın bulunup bulunmadığını bu bitkinin kimyasal içeriğine bakarak bulurlarmış çünkü atkuyruğu bünyesine diğer bitkilerden daha fazla altın minerali toplarmış. Günümüzde bu iş için daha isabetli sonuçlar veren (!) son derece zehirli ve zararlı kimyasallar kullanılıyor (siyanür ve civa). Söz konusu altın olunca, bizim yaşlı atkuyruğunun, derelerin, ormanın ya da doğanın geleceği kimin umurunda olabilir ki?...

İşte en çok da bu nedenle gelecek kuşaklara toprağını tanıtmak, sevdirmek ve ona sahip çıkmasını sağlamak gerekiyor.