Begonvil

Begonvil (Bougainvillea), mor, turuncu, pembe, sarı, kırmızı veya beyaz renkli çiçekleri olan, sıcak iklimlere özgü, tırmanıcı özelliğe sahip dikenli bir süs ağacı. Güneşi çok seven bir bitki olduğundan begonvil ülkemizde genellikle Ege ve Akdeniz kıyılarındaki yazlık evleri süsler.

Başka bölgelerde yaşayan insanların yaz tatillerinde Bodrum ve Fethiye gibi yerlerde görüp özendiği, tatil dönüşü de umutla bahçelerine taşıdıkları begonviller bir türlü tutmak bilmez çünkü alışık olmadığı sert soğukları görür görmez zavallı begonvil adeta hayata küser.

Neredeyse bahçeli her binanın bahçesinde bu deney tekrarlanır durur oysa çözüm basittir: İstanbul’da adalarda yetişen ada begonvili donlara ve rüzgara dayanıklı olan tek türdür. Bir rivayete göre begonvili, gelmiş geçmiş en iyi hikaye anlatıcılarımızdan değerli üstat Cevat Şakir Kabaağaçlı, nam-ı diğer Halikarnas Balıkçısı, ta Büyükada’dan artık onsuz düşünülemeyen Bodrum’a getirmiştir.

Begonvilin kendi gibi süslü püslü pek çok ismi de var: on bir ay çiçeği, Rodos sarmaşığı, gelin duvağı gibi. Hatta Kıbrıs’ta da begonvil “Cemile” adıyla bilinirmiş ki bu kadın ismi bence begonvil adından daha güzel, neden böyle düşündüğümü de az sonra anlayacaksınız (!)...

Oysa begonvile asıl adını veren onu 1768 yılında Brezilya’da keşfeden Fransız amiral ve kaşif Louis Antoine de Bougainvillea’dır. Fakat işin doğrusu bitkiyi asıl keşfeden kişi himayesinde Brezilya’ya götürdüğü Fransız botanikçi Philibert Commerçon’dur. Kuşkusuz anlı şanlı bir amiral dururken deniz tutan, hastalıklı bir Fransız bir botanikçinin adı bu güzel çiçeğe verilemezdi...

Bu keşfin aslında ilginç bir hikayesi ve kahramanı daha var. Botanikçi Commerçon’ın hem sevgilisi hem de asistanı olan Jeanne Baré, bu keşfe çıkan Etoile (Yıldız) adlı donanma gemisine binerken saçlarını feda ederek erkek tayfa kılığına girmişti. Dünyayı bir gemiyle dolaşan ilk kadın olma ünvanını taşıyan Baré’nin erkek kılığına girme nedeni ise şüphesiz zamane denizcilerinin batıl inançlarıydı. O zamanlarda uzun deniz yolculuklarında güvertede kadın bulundurmak en büyük uğursuzluk sayılıyordu. Baré olmasaydı belki de Avrupa begonville çok daha geç tanışacak ve günümüzdeki melez türler çok daha geç ortaya çıkacaktı. Bunun nedeni Commerçon’un bacağında çıkan yara nedeniyle sadece Baré’nin yardımıyla gemiden ayrılıp bitki örnekleri toplayabilmiş olmasıdır(!).

Bana sorarsanız çiçeğe adının verilmesi gereken kişi gayet net ortada ama işte James Brown’ın şarkısında (It’s a Man’s World) da söylediği gibi Baré maalesef “erkeklerin dünyası”nda yaşayan bir kadındı...

Dönelim çiçeğimize...İşte bu keşiften sonra begonvil Fransız ve İngilizlerin pek sevdiği bir bitki olarak neredeyse gittikleri bütün sömürgelerine taşıdıkları bir dekoratif unsur haline geldi. Götürüldüğü kimi yerlerde doğal olarak var olan türdeşleriyle çok sayıda melez oluşturan begonvilin pek çok alt türü de böylece ortaya çıktı. Yine de begonvilin anavatanının Güney Amerika olduğu düşünülüyor...

Begonvilin önemli özelliklerinden biri kesme çiçek olarak da kullanabilen renkli çiçeklerinin kurusa bile rengini kolay kolay yitirmemesidir. Bir diğer önemli özelliği ise bu ağaçta hastalık ve böcek kolay kolay barınamaz. Fakat yine de kurtlar, salyangozlar ve yaprak bitlerinden zarar görebilir. İç mekan bitkisi olarak kullanılmaya ve bonsai yapımına da elverişli bir bitkidir ama havasızlığa da, aşırı hava akımına da gelmez.

Aşırı sulandığında çiçeklerini göstermez. Yavaş büyür ama yaşlandıkça da büyümesi hızlanır. Köklerinin hava alması halinde anında küsebilir. Bol çiçek vermesi için ona az su vermeniz gerekir. Yarı odun sürgünleriyle kolaylıkla çoğaltılabilir fakat taşınırken köklerinin kesinlikle hava almaması gerekir. Bunun için toprağı ıslatılarak ve köklerini kapatacak şekilde bulunduğu yerden çıkarılmalıdır. Bu nedenle de saksılı ya da “rutbolu” olmayan fideleri satın almamanız yerinde bir karar olacaktır.

Begonvil bakımı için en basit formül: “bol ışık, sık gübre ve az su”dur... Bu hikayenin özeti de şu sevgili dostlar: eğer bu nazlı güzellik bugüne bugün bahçenizi süslüyorsa şayet onu bir kadına, Jeanne Baré’ye borçlusunuz