Cennet Hurması

Cennet hurması (Diospyros kaki), abanozgiller (Ebenaceae) familyasından kışın yapraklarını döken güzel bir meyva ağacı.

Ağacın Latince adı olan “Diospyros”, Yunanca’da “tanrıların meyvası” anlamına geliyor. Bizde “Trabzon hurması” adıyla da biliniyor ama sadece Trabzon’a özgü bir ağaç değil bu, anavatanı Uzak Doğu. En fazla 10 metre kadar uzayan cennet hurması görünümüyle bir elma ağacını andırıyor ve 3-6 yıldan önce çiçeklenmiyor.

Mayıs-Haziran aylarında çiçek açan bu ağacın ilginç bir özelliği ise “cinsiyet değiştirebilen” (!) bir ağaç olması. Ağacın farklı bireyleri “sadece dişi”, “sadece erkek” ya da “hem erkek ve hem dişi” çiçekler barındırabiliyor ve yıldan yıla ağacın cinsiyeti değişebiliyor(!). Dişi çiçekler krem rengi olurken, erkek çiçekler pembemsi renkte oluyor. Ağaç tozlaşma olmadığında bile, çekirdeksiz de olsa meyva verebiliyor. Tozlaşma yapabildiğinde de meyvalarının içinde 8 kadar yassı tohum oluşturuyor. Fakat ağaç tohumdan değil de daha çok aşı ve çelikle üretiliyor.

Domatesi andıran turuncu veya sarı renkli meyvaları olgunlaşmadan önce içerdiği “tanen” nedeniyle ağızda buruk bir tat bırakabiliyor. Meyvalar olgunlaştıkça bu acımsı tat azalıyor ve tatlılaşıyor, olgunlaşan meyvalar bir kaşık yardımıyla yenebiliyor. Meyvanın o çok olgun halinden pek hoşlanmayanlar için dondurulduğunda daha lezzetli olduğunu söyleyenler de var, ben henüz denemedim ama merak da ediyorum.

Yazıyı hazırlarken bu meyvanın Çin’de ve Kore’de asılarak kurutulabildiğini, hatta özellikle Kore’de eve misafirler geldiğinde bu meyvayı pudra şekeri ekerek yemenin adetten olduğunu da öğrendim. Meyvalarının üretimi için en fazla tercih edilen türleri Japon kültür çeşitleri olan “Hachiya” ve “Fuyu” imiş. Özellikle Fuyu meyvaları çok fazla olgunlaşmadan da yenebilen bir tür.

Ekim-Kasım aylarında, ağaç yapraklarını tamamen döktüğünde meyvaları hala ağaç üzerinde kalıyor ve bu pek güzel bir görüntü oluşturuyor. Ağacın aynı zamanda uzun ömürlü bir gölge ağacı olması, zararlıların üzerinde pek yaşamadığı ve kuşların da yuva yaptığı bir ağaç olması sebebiyle dekoratif amaçlı olarak da kullanılıyor.

Cennet hurmasının bir de meyvaları fındık kadar olan bir kardeşi var, “Diospyros lotus”. Ona “Kafkasya hurması” veya erikle hurma arası bir tadı olduğundan “erik hurması” da deniyor. Bu türü ilk defa İstanbul’un Samandıra ilçesinde gördüğümde adını bilmiyor olmama rağmen meyvalarından cennet hurması ile akraba olabileceğini çıkarmıştım. Hatta meyvalardan birini koparıp yediğimde oldukça buruk bir tadı vardı, belli ki henüz olmamışlardı.

“Diospyros lotus” aynı zamanda Homeros’un Odysseia eserinde geçen “lotus yiyenler”in ağacı olduğu düşünülüyor. Hikayede bu ağacın meyvasını yiyenler sılayı unutup bir daha evlerine dönemiyor. Dünyanın başka yerlerinde de kültüre alınan çeşitleri bulunuyor, örneğin İsrail’de “Sharon hurması” ve İspanya’da da “Kızıl hurma” adlı kültür türleri var. Çin’de cennet hurması meyvalarının ağrı ve öksürüğü kesici, ateş düşürücü “sihirli” özelliklere sahip olduğuna inanılıyormuş ve uzun yıllardır Çin tıbbında kullanılmaktaymış. Çin’de 2 bin yıldır bilinen cennet hurması ancak 18. yüzyıldan itibaren Avrupa ve botanik dünyası tarafından tanınabilmiş. Meyvaları, içerdiği vitaminler (A, B1, B2, C), mineraller (potasyum, kalsiyum, fosfor, demir...), protein ve karbonhidratlar nedeniyle oldukça besleyici ve sağlıklı. Hatta kimyasal içeriği nedeniyle kansere karşı koruma sağladığını söyleyen tıp uzmanları da var. Kalp-damar hastalıkları, sindirim sistemi rahatsızlıkları, kolesterol ve yüksek tansiyon gibi sorunları iyileştirmede etkili olduğu da ayrıca keşfedilmiş.

Dünyada her yıl 2 milyon ton cennet hurması üretiliyor. En büyük üreticileri ise sırasıyla Çin (toplam üretimin yüzde 90’ını tek başına karşılıyor), Japonya ve Kore. Türkiye’de ise Karadeniz kıyıları, Antalya ve Hatay’da üretimi yapılan cennet hurmasının yıllık rekoltesi 15 bin tonu geçemiyor. Yıllar önce cennet hurmasını ilk defa Hatay’da görmüş ve meyvalarını da tatmıştım. Hatay’da şehir merkezinde çok sayıda cennet hurması ağacı vardı ve bunların meyvaları o kadar boldu ki sokaklara dökülüyordu. O meyvaların o şekilde ziyan olduğunu gördüğünde insanın aklına aç ve fakir insanlar geliyor ve üzülüyor. Şimdi aynı görüntü her yerde var, sadece semt pazarlarında değil marketlerin önünde bile aynı manzara var. Çiftçi bin bir emek ve para harcayarak ürettiğini üç kuruşa satmak zorunda bırakılırken, halk ise pahalılıktan meyva yiyemiyor ve tonlarca meyva öylece çöpe gidiyor.

Bu dünyadaki açlığın ve fakirliğin en büyük nedeninin mevcut ekonomik sistem ve sermaye olduğunun en elle tutulur kanıtı bu değilse başka nedir? Tarımı da, doğayı da, insanlığı da yok eden aynı şey... Para.