Dar Yapraklı Sinirliot

Sinirli ot (Plantago), yol ve tarla kenarlarında, nemli ve bataklık arazilerde yetişmeyi seven, kelebeklerin özel ilgi gösterdiği ve yaklaşık 200 bireyden oluşan bir yabani bitki ailesi.

Plantaginaceae (Sinirliotgiller)’ nin iki tanınmış ve yaygın görülen üyesi olan “Dar yapraklı sinirli ot” (Plantago lanceolata) ve “Geniş yapraklı sinirli ot” (Plantago major), aşağı yukarı aynı sebeplerle bitkisel tedavilerde kullanılan yaban otları. Her ikisi de rozet formunda yaprakları olan çok yıllık bitkiler, Nisan’dan Ağustos’a kadar çiçekleniyor, Haziran’dan itibaren ise tohumlarını oluşturmaya başlıyorlar. Tuzlu topraklara da alışkınlar, onlara tatilde deniz kıyılarında da rastlayabilirsiniz çünkü tüm dünyaya Avrupa’dan yayılmış bu iki kardeş.

Yeni Zellanda’ya ayak basan İngilizler buraya da taşımışlar sinirli otu, öyle ki yerel halkın dilinde bitkinin adı “İngiliz adamın ayağı” olmuş. İngilizlerin adım attığı her yerde bitivermiş bu otlar. Hatta Latince adı olan Plantago da “ayak tabanı” anlamına geliyor...

Ben geniş yapraklı olanına, daha adını bile bilmeden ilk defa küçük dikdörtgen saksılarımın birinin köşesinde rastladım. O saksıda “tohumdan” Çin feneri (Physalis alkekengi) yetiştirme çabalarım yaklaşık iki buçuk yıldır sonuç vermediği gibi (hala neden ısrar ettiğimi de anlamış değilim!) bu inatçı yaban otu da gelmiş bir köşesine kurulmuş. Hala da orada duruyor! Bir doğasever olarak normalde bir canlıya yapmamam gereken ne varsa geniş yapraklı sinirli otun üzerinde denediğimi itiraf ediyorum ama artık pes ettim...

Geçen hafta bahçıvan arkadaşlardan birine yardım ediyordum, bayramda yağan yağmurlardan sonra cangıla dönen bahçedeki otları yolarken tanıdık bir ot gözüme çarptı. İşte beni varlığıyla “sinir eden” geniş yapraklı sinir otu karşımdaydı, bu kez kararlıydım adını öğrenecektim...

Ursula K Le Guin’in fantastik Yerdeniz Üçlemesi’ni (sonra dörtleme, derken de beşlemeye dönüşen bu öyküyü henüz okumamış olan herkese tavsiye ederim) okuyanlar bilir, bir şeyin gerçek ismini bilirseniz ona hükmedebilirsiniz, bu bazen bir büyücü, bazen de bir ejderha olabilir. Peki ya sinirli ot?...

İşte bu düşünce aklımdan geçerken bahçıvan arkadaşa sordum, “Bu lanet şeyin adı ne, biliyor musun?”. Cevap çok enteresandı: “Biz yabani ot diyoruz” (!)...

Yani kısaca yine iş başa düşmüştü ve nihayet beraberce öğreniyoruz bu otun adını böylece. Sinirli otun adı, “beni sinir ettiği için değil” yapraklarının içinde bulunan liflerden geliyor, bolca kopardığım için iyi biliyorum, kökü de öyle derin bir kök değil ama toprağa zamkla tutturulmuş gibi yapışıyor. Bitki yapraklarındaki liflerden ötürü üzerine basılmaya da son derece dayanıklıymış. Tadı acı ve liflerini ayıklamak zor olsa da bu otu salatalara ve çorbalara koyarak yiyenler de varmış. Özellikle dar yapraklı olanının çayı da öksürüğe iyi geliyormuş.

Ortaçağda bu ota “her derde deva” anlamında “Heal All” derlermiş, onu yaraları, kesikleri, şişlikleri iyileştirmede ve daha pek çok hastalığı tedavi etmede kullanmışlar. 17. yüzyılın meşhur şifacısı Nicholas Culpeper, sinirli otun yaprağının suyunun gülyağı ile karıştırılarak delilerin teskin ve tedavi edilebileceğini söylemiş. Bunu sinirli ot beni delirtmeden önce bilseydim keşke...

Günümüzde bir sinirli ot türü daha popülerlik kazanmış, Plantago ovata’dan elde edilen lifler (psyllium) bağırsakların temizlenmesini sağlayan ve aranan bir bitkisel detoks ilacı oluvermiş. Bu arada civarınızda ısırgan otu varsa ve sık sık bunların hışmına uğruyorsanız, sinirli otun yapraklarını tedavi için de kullanabilirsiniz. Bitkinin antibakteriyel yaprakları, kanı durdurmaya ve enfeksiyonları önlemeye de yarıyormuş, ben de bundan sonra saksımdaki inatçıyı yara bandım olarak kullanmaya karar verdim (Aloe vera kendisini rahat bırakacağımı öğrenince pek sevinecek bu işe)...

Her şey bir yana da asıl merak ettiğim, benim saksının köşesine acaba hangi İngiliz basmış olabilir...?...