Kayışkıran

Kayışkıran (Ononis spinosa), baklagiller familyasından Avrupa kökenli çok yıllık bir yabani çiçek. Ona Avrupa’nın kayalık ve çorak arazilerinde ve çam ormanlarında rastlanabiliyor. Gölgede de büyüyebilen bu bitki özellikle kireç ve kalker içerikli toprakları tercih ediyor ve artık hepimizin iyi bildiği üzere “tüm baklagillerde olduğu gibi” toprağın azot dengesini sağlamlaştırıyor.

Odunsu ve dikenli bir gövdeye, tüylü yapraklara sahip olan kayışkıranın pembe çiçekleri Mayıs sonundan itibaren Ağustos’a kadar görülebilir. Yaz sonunda fasulye tanesini andıran meyvelerini oluşturmadan önce taze sürgünleri ve çiçekleri toplanıp yenebiliyormuş. Bitkinin yapraklarından elde edilen çayın ise idrar söktürücü ve terletici özelliği varmış. İlkbaharda bitkinin kökü topraktan çıkarılıp kurutularak bitkisel ilaç olarak kullanılıyor. Kayışkıran kökü, egzama benzeri deri hastalıkları, hemoroit, idrar yolu enfeksiyonları, böbrek taşı ve romatizma tedavisinde kullanılıyormuş. Ona “kayışkıran” adının verilmesinin nedeni de aslında bitkinin oldukça sağlam olan bir köke sahip olması, onu topraktan sökmek epeyce zor olduğu için bitkiye bu adı vermişler.

Kayışkıranla ilgili en ilginç bilgi Ortaçağ’da Rus demirciler tarafından kullanılması. Hayır, yanlış duymadınız, “Bulat çeliği” adı verilen özel bir alaşımdan üretilen kılıçlar dövüldükten hemen sonra içinde kayışkıran özünün de bulunduğu bir sıvıya batırılırmış. Daha sonra da bu kılıçlar rüzgara karşı dört nala koşan bir atın sırtında kurutulup sertleştirilirlermiş. Belki de kılıçların tıpkı kayışkıranın dayanıklı kökleri gibi sağlam olması adına sembolik bir ritüel olabilir bu sadece, kim bilir. Bu kılıç yapım tekniğinin ince detayları zaman içinde kaybolmuş, geriye sadece efsaneler ve eski kılıçlar kalmış. Ve tabi bir de kayışkıranın kendisi...