Kestane

Kestane (Castanea sativa), kayıngiller (Fagacea) familyasının kökeni Anadolu’ya dayanan en sevilen üyesi. Kökeni Anadolu olsa da buradan Romalılar vasıtasıyla tüm Akdeniz havzasına yayılmıştır. Romalılar kestane içeren yulaf ezmesinin güç verdiğine inandıklarından askerlerini savaşa gitmeden önce bolca kestane ile beslemişler. İmparatorluk büyüyüp yayıldıkça da kestane ağaçları da onunla beraber yayılmış. Fakat bugün ona anavatanından ötürü Anadolu kestanesi de deniyor. Kestane ağaçları kuzey Anadolu ve Marmara Bölgesi’nde meşe, kayın ve gürgen ağaçlarıyla bir arada görülebiliyor. Kanuni Sultan Süleyman ise Romalılar gibi askerleri değil de savaşa giden atları beslemek için kullanırmış kestaneyi. Yabancı dilde onu tohumları yenmeyen at kestanesinden (Aesculus hippocastanum) ayırt etmek için ona “tatlı kestane” deniyor.

Kestane uzun ömürlü ve kışın uzun ve kenarları tırtıklı yapraklarını döken bir orman ağacıdır. Ortalama 30 metre kadar uzayan ve 2 metre çap yapan kestanenin 70 metreye kadar uzayan ve 8 metre çap yapan örnekleri de görülmüştür. 2 bin yıl kadar yaşayabilen kestane tohumlarını olgunlaştırabilmek için ılıman ve nemli iklimleri sever. Erken ilkbahar ve güz donlarından etkilenen kestane, aynı zamanda kireçli topraklarda yetişemez. Erkek ve dişi çiçekleri Haziran ve Temmuz aylarında bir arada görülür (monoiktir), Ekim gibi dişi çiçekler çok batıcı sivri dikenleri olan tohum keselerine dönüşür. Önemli bir bal kaynağı olan kestane çiçekleri nedeniyle kestane ağaçları civarında arıcılık da yapılıyor. Hatta kestane odunu, kayın ve ıhlamur odunuyla birlikte geleneksel ahşap kovan üretiminde de kullanılıyor.

Kestane değerli tohumlarını kuşlardan böyle korumak üzere evrimleşmiştir. Kuşlar kadar bu nefis tohumlara ulaşmak isteyen insanlar da bu sivri dikenlerden nasibini alır ama elde edilen lezzet bu acıya değer. Kimi zaman haşlanarak tüketilse de bence en güzel pişirme yöntemi kuru olarak fırında ya da soba üzerinde pişirilmiş halidir. Sokak satıcıları da belki bu yüzden kestaneyi haşlanmış değil de ızgara olarak satar. Kestane aynı zamanda pek çok yemeğe ve tatlı çeşidine de konur. Hatta çorbalara da çok yakıştığını söyleyebilirim. Bursa ile özdeşleşmiş kestane şekerini de bu leziz mönüye ekleyebiliriz.

Kestane sadece bu tohumları için değil odunu için de yetiştiriliyor. kestane oymacılığa ve mobilya yapımına son derece elverişli, açık renkli, sert ve dış koşullara dayanıklı olmasından ötürü değerli bir oduna sahiptir. Bu odun gemi ve inşaat sektörlerinde de kullanılıyor. Odunu yüksek ısı verdiği için yakacak olarak da kullanılabilir fakat açık alanlarda yakılmamalıdır çünkü alev sıçratabilir. Tohumdan yetiştirildiğinde 20 yıl kadar meyve vermeyebilir fakat C. sativa “Marron de Lyon” ve Paragon” kültür çeşitleri 5 yıldan sonra meyve vermeye başlıyor. Süs ağacı olarak kullanılan C. sativa “Albomarginata”nın yapraklarının kenarları beyazdır ve Kraliyet bahçecilik ödülü kazanmıştır. Kestanenin yapraklarından yapılan çayın solunum hastalıklarında öksürüğü önlediği söyleniyor. Kestanenin yaprak ve meyva kabuklarından bir şampuan da üretilmekteymiş...

Antik Yunanlılar tıpkı ceviz gibi kestaneyi de Zeus’un ağacı olarak görürlermiş. Hatta Manisa’da bulunan Sardis antik kenti kestanenin anavatanı olarak bilindiğinden Yunanlılar ona “sardis” diyorlarmış. Kıtlık zamanlarında un bulunamadığında, eskiler kurutulan kestanelerden elde edilen unu kullanmışlar. Antik çağlardan günümüze dek Avrupa’da ve ülkemizde kestane hasadı şenlikleri yapılıyor. Tesadüf bu ya bu yazı eşliğinde radyoda noel şarkıları dinlerken bakın ne çalıyor. Ella Fitzgerald’ın “The Christmas Song” u ile bu yazımı da bitiriyorum. Şarkı “Chestnuts roasting on an open fire...” (Kestaneler ateş üstünde kızarıyor) sözleriyle başlıyor...