Lale

Lale (Tulipa), zambakgiller (Liliaceae) familyasından çok yıllık soğanlı süs bitkisi. Anavatanı Orta Asya’daki Pamir, Hindukuş ve Tienşan dağları olan lale doğal ortamında dağlık arazilere ve soğuk hava koşullarına uyumlu bir bitki. Doğal lale türleri iyi gelişebilmeleri için uzun ve serin ilkbaharları, kurak yazları seviyor. Soğanları sonbaharda ekilen süs laleleri ise ilkbaharda uyanarak renk cümbüşü çiçeklerini sergiliyorlar. Lalenin çok sayıda rengi mevcut, sadece mavi rengi bulunmuyormuş ama maviye çok yakın menekşe tonlarında laleler de varmış. “Türkistan lalesi” (Tulipa turkestanica) dışındaki tüm lale soğanları tek bir çiçek oluşturuyor, bu özel lale ise tek bir soğan üzerinde birden fazla beyaz çiçek açabiliyor.

Lalenin yabancı dildeki adı Fransızca’daki “tulipe”den geliyor, bu kelimenin kökeninde ise kimilerine göre Osmanlı Türkçesi’nde yer alan “tülbend” sözcüğü, kimilerine göre ise Farsça’daki “delband” yani “türban” sözcüğü olduğu düşünülüyor. Fakat burada bahsedilen türban yıllardır temcit pilavı gibi sürekli önümüze getirilip duran şu ebedi tartışma konumuz “başörtüsü” değil, Osmanlı erkeklerinin kavuklarına sardığı “sarık” anlamına geliyor. Osmanlılar çok sevdikleri laleleri pek çok yerde motif olarak kullandıkları gibi sarıklarına da tutuştururlarmış. Bu çiçeği ilk defa gören yabancı elçiler çiçeğin adını sorduklarında aldıkları yanıt “tülbend” olmuş çünkü çiçeği değil de yabancılara pek acayip geldiğini düşündükleri sarıklarını sorduklarını sanmışlar. Yani bir yanlış anlaşılmadan kaynaklı ortaya çıkmış “tulip” adı. Lale, Arapçadaki yazılışındaki harfler “Allah” sözcüğündeki harflerle aynı olduğundan İslam alemi tarafından kutsal bir çiçek haline getirilmiş...

Lale Anadolu’ya Türklerle birlikte girmiş. Selçuklular, Malazgirt Zaferi ile Anadolu’da Türklüğün temellerini atarken ilk lale soğanlarını da Anadolu topraklarına ekmişler. Lalenin Avrupa ile tanışması ise Kanuni Sultan Süleyman sayesinde olmuş. Bugün Avrupa’da, özellikle Hollanda’da üretilen laleler, 16. yüzyılın başlarında Kanuni tarafından Avrupa’ya hediye olarak gönderilen lale türlerinden elde edilen melezlermiş.

Lalenin doğada 75 adet yabani türü bulunurken günümüzde çok sayıda da kültür çeşidi üretilmiş durumdadır. Günümüzde Hollanda her yıl 3 milyar lale soğanı üreten, dünyanın en büyük lale üreticisi. Üretilen 15 ayrı kategorinin her birinde yüzlerce lale türü bulunuyor. Bunlar ayrıca “erken sezon”, “sezon” ve “geç sezon” çiçek açan türler olarak da ayrılıyor...

Osmanlı imparatorluğunun bu gözde çiçeğine düşkün pek çok padişah varmış. Örneğin, II. Selim’in Topkapı Sarayı’nın bahçeleri için Kırım ve Suriye’den çok sayıda lale soğanı getirttiği, III. Ahmet’in Manisa’nın Spil Dağı yaylarında lale bahçeleri kurdurduğu biliniyor. Fakat işin ilginç tarafı, Orta Asya’dan getirdiğimiz bu çiçeğe “lale” dememizin epeyce zaman almış olması. Çünkü 1660 tarihli “Revnak’ı Bostan” adlı bir bahçıvanlık kitabında lale sözcüğü hiç geçmemiş çünkü muhtemelen onu sümbül ve zambak türünden bir bitki zannediyormuşuz. Avrupa’ya gönderdiğimiz laleleri ilk yetiştiren Hollandalı botanikçi Carolus Clusius, 17. yüzyıldan itibaren Avrupa’da görülen “lale çılgınlığı” adı verilen dönemi başlatan kişiymiş. 1634-37 yıllarında lale soğanları öyle değer kazanmış ki, para yerine bile geçiyormuş.

Bu dönemin ilginç bir diğer ürünü ise (seramik sanatına da çiçekler kadar ilgi duyduğum için olsa gerek) seramik laleliklerdir (tulipiere). Lale severler bu çok ağızlı vazoyu andıran (ama vazo olmayan) saksıları kullanarak lalelerini yetiştirirlermiş. Lale ancak 19. yüzyılda Yeni Dünya topraklarıyla tanışmış, Massachusetts’li zengin bir toprak sahibi olan Richard Sullivan Fay’in dünyanın pek çok yerinden getirttiği bitkiler arasında laleler de varmış.

Bugün laleler bütün kıtaları fethetmiş durumda ve dünyanın pek çok ülkesinde de adına festivaller düzenleniyor. Günümüzde bahçenizde ya da saksıda yetiştirmek için satın alabileceğiniz hibrit lale soğanlarının Hollanda kaynaklı olma ihtimali çok yüksek. Ve bu lale türlerinin çoğu ise “Tulipa suaveolens” türünden elde edilmiş. Bu hibritlerin çoğu tek yıllık ve tohum üretmeyen çeşitler. Yine de bitkinizin yavrulayan soğanlarından üretim yapmayı deneyebilirsiniz. Tohumdan üretebildiğinizi varsayalım, lalelerinizin çiçeklerini görebilmeniz için 5-8 yıl arası uzunca bir süre gerekiyormuş. Lale soğanlarını ise sonbaharda drenajı iyi olan toprağa, soğanının büyüklüğüne göre 10-20 cm derinliğe ekmeniz gerekiyor.

Mantar ve küf gibi hastalıklara karşı hassas olan soğanlarını saklarken ilaçlamazsanız ya da iyice kurutmadan depolamaya kalkarsanız büyük olasılıkla onları kaybedersiniz, tecrübeyle sabit maalesef. Bu arada lale soğanlarının çiftlik hayvanları ve evcil hayvanlarınız için zehirli olduğunu da hatırlatalım. Lale yetiştirmenin püf noktalarını merak ederseniz bu konuda çok sayıda kaynak bulabilirsiniz.

Şimdi biz laleyle ilgili herkesin bilmediği daha enteresan bilgilere göz atalım. İran edebiyatında şairlere esin kaynağı olan lalenin kırmızı ve sarı renkli olanlarını birine vermek bu kültürde “aşkı ilan etmek” demekmiş. Lalenin ortasındaki siyahlık da aşkından yanıp kavrulmayı simgelermiş. Fransa’da “sarı lale” verenler ayıplanırmış çünkü “sadakatini ve iffetini boş ver de gel beraber olalım” gibi bir anlamı varmış oralarda. Kültürler arası farka bakınız...

Osmanlı’da ise lale, hoşgörü, bereket, kutsallık ve yeryüzündeki cennetin simgesiymiş. Epeydir hikayelerden uzak kalmıştık. Sırada ise bir halk öyküsü var. Ferhat ile Şirin öyküsünü belki bilirsiniz ama yine de hatırlatayım: Ferhat aşkı Şirin için Amasya’daki Elma Dağı’nı delip kente su getirmeyi başarır ama Şirin’in kıskanç kız kardeşi Mehmene Banu aşıkların kavuşmalarına engel olmak için Ferhat’a sevgilisinin öldüğü haberini yollar. Ferhat bu habere inanıp canına kıyar, Şirin de Ferhat’ın öldüğünü öğrenince o da kendini öldürür. Yan yana gömülen bu iki aşığın mezarında her bahar iki gül ve tam ortalarında onları ayırmaya çalışan bir de karaçalı bittiği söylentisi vardır. İyi de bu hikayenin laleyle ne alakası var şimdi dediğinizi duyar gibi oldum. Hani şu “baharda canlanan” bitkilerin zannedildiği gibi gül değil de kırmızı Amasya laleleri olduğunu söyleyeyim ben de size o zaman. “Tulipa sprengeri” adı verilen bir endemik bitki türü olan Amasya lalelerinin sadece Amasya’ya bulunduklarını ve doğada yok olmak üzere olduklarını da ekleyeyim hatta. Ve Amasya’dan tekrar dönelim laleler ülkesi Hollanda’ya...

Hollanda’da lale sadece “hayatın geçici ve kısa oluşunu” sembolize ediyormuş dostlar. Lalenin nasıl yaratıldığına dair anlatılan eski bir Hollanda hikayesi ile de bu uzun yazıyı bitirelim: Güzeller güzeli bir genç kıza aynı anda üç yakışıklı şövalye talip olur. Şövalyelerden ilki kıza düğün hediyesi olarak asaletin simgesi olarak bir taç sunar. İkincisi gücün simgesi olarak bir kılıç hediye eder. Üçüncüsü ise zenginliğin simgesi olarak bir sandık altın verir. Kız üç talibinin de kalbini kıramayacak kadar iyi yürekli olduğu için “çiçeklerin kraliçesi” onun yardımına koşar ve kızı bu hediyeleriyle birlikte bir çiçeğe dönüştürerek ödüllendirir. Taç lalenin çiçeğine, kılıç yapraklarına, altın ise soğanına dönüşür.